İstanbul seni aramam sormam merak etmem...
Bir izmirli olarak bu kelimeleri hep derdim. bence çok abartıyorlar İstanbul'u İzmir'in yanında ne kadar güzel olabilirdi ki...
6 Nisan 2013 Cumartesi
3 Mart 2013 Pazar
Tavşan korktuğu için kaçmaz...
Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.
Çoğu insan delidir. Ama deli olduğunun farkında değildir. Hani bi söz vardı, deliyim ama deli olduğumu bilecek kadar akıllı diye. Bence unut akıllı olmayı. Deli olmayı, sırf deli olmak güzel diye seç. Her şeyi düşün ama bunun öte berisini düşünme. Çünkü kimi zaman hesap yapmamalı insan, okun yaydan nasıl çıktığının farkına varmamalı. Deli ol. Kuşlarla konuş, kedilerle... Bulutlara sitem et ay'ı sakladılar diye. Seni kıskandılar diye düşün. Yeni yerler keşfet, kendindeki deliliğin zirve noktasını da keşfet tabi.
Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.
Deli bi tavşan ol. sadece korkmak istediğinde kaç. Ama kaçmayı bırakma. Kimi zaman kulağındaki müzikle kaç. Kimi zaman sigaranın dumanıyla. Kimi zaman kitaplarla, kimi zaman şişedeki alkolle kaç. Ama hep kaç. Çünkü deliler kaçar. Neden kaçtığını, nereye kadar kaçacağını bilmeselerde kaçarlar. Kaçmak iyidir hem. Kaçmak yeniyi bulmaktır, uçmaktır. Kanatların olmadan hem de. Özgürlüğün tadını doyasıya yaşamaktır. Hadi durma. İçindeki deliye seslen, benimle kaçar mısın?
26 Ocak 2013 Cumartesi
Yararlı Yaz Meyveleri
100 gram çilekte; 90.95 gram su, 7.68 gram karbonhidrat, 0.67 gram protein ve 2 gram diyet lifi bulunduğunu belirten Çopur, "Çilek 60 mg/100 gram olan yüksek C vitamini içeriği ile diğer birçok meyveye göre daha besleyicidir. Antioksidan özellik taşıyan bu bileşen sayesinde, skorbüt hastalığı başta olmak üzere, eklem hastalıkları ve kanser oluşumunun önlenmesinde önem taşımaktadır." diye konuştu. çok fazla sevmesemde arada yemem gerektiğini biliyorum...
"Üzüm: 100 gramında 80.54 g su, 18.10 g karbonhidrat, 0.72 g protein ve 0.9 g diyet lifi bulunmaktadır. 191–254 mg/100 g arasında değişen potasyum içeriği ile önemli bir mineral kaynağıdır. Siyah üzüm, antioksidan özellik taşıyan flavonoid ve hidroksisinnamatlar bakımından oldukça zengindir. Özellikle A ve K vitamini yönünden zengin olan üzümün, bazı karaciğer hastalıkları ve kansızlığın tedavisinde etkili olduğu ve yüksek tansiyonu kontrol altında tuttuğunu bildirilmiştir. +Ahmet YATGIN kardeşimin masasında hiç eksik olmaz.. :)
Kavun ve Karpuz: Yazın sıkça tüketilen kavun ve karpuz, yüksek su içeriğinden dolayı, vücuttaki su kaybını dengelemede önemli rol oynar. Karpuz 91.45 g/100 g su, 7.55 g/100 g karbonhidrat, 0.61 g/100 g protein içerirken; kavunda bu bileşenler sırasıyla 90.15 g/100 g, 8.16 g/100 g, 0.84 g/100 g olarak saptanmıştır. Karpuz likopen açısından zengin iken; kavun yüksek A vitamini, folik asit ve şeker içeriği nedeniyle iyi bir enerji kaynağıdır.
Bazı öğünlerimiz tamamen karpuzla geçiyordu. kimse vazgeçemez sanırım. bu faydaları da öğrenmiş olduk
Kayısı: 100 gramında 86.35 g su, 11.12 g karbonhidrat, 1.40 g protein ve 2 g diyet lifi bulunmaktadır. Diyet lifi yönünden zengin olan kayısının tüketimi, doğrudan sindirim sistemindeki olumlu fonksiyonları ile kan lipidleri ve glikoz metabolizmasındaki dolaylı etkileri nedeniyle önem taşımaktadır. Ayrıca β-karoten ve potasyum kaynağı olması nedeniyle yazın tüketimi tavsiye edilen meyveler arasında yer almaktadır.
21 Kasım 2012 Çarşamba
Yokluğa Düşen Damla
Bu gece bir kez daha baktım solan yıldızlara,
Bir kez daha baktım gözlerindeki o yok olmuşluğa.
Kader! Kader dedim kederlerde kadehlerin dibini gördüm,
Her biten damla da, dolmadan yanmayı bildim.
İçmeden sarhoş olmayı anladım, anlamadan ayılmayı da.
Seni görmeden sevmesini anladım, sevmeden senin olmayı da.
Bir kez daha baktım gözlerindeki o yok olmuşluğa.
Kader! Kader dedim kederlerde kadehlerin dibini gördüm,
Her biten damla da, dolmadan yanmayı bildim.
İçmeden sarhoş olmayı anladım, anlamadan ayılmayı da.
Seni görmeden sevmesini anladım, sevmeden senin olmayı da.
17 Kasım 2012 Cumartesi
Geç Kalınmış Bir Yazı
Biraz bekle.
Karanlığın iç çekişlerine karışan iç çekişlerimin, sigarayla olan muhabbeti sırasında gördüm seni. Çok güzeldin. Bir kadının güzelliğini sakladıkça gece, o kadının güzelliğinin ululaştığını anladığım an, sana bakmamaya karar vermiştim. Hiçbir şey olmamışlığın yanı sıra, her şey olmuştu. ve Her şey oradaydı. Çıktım gittim.
Bir şeyler yazmanın tam da sırasıydı. Geç kalınmışlığı ve yazacağım yazının bu başlıkta olacağın o ara düşünmüştüm. Beklediğim gibi, gece, karanlık ve ay... Bir yazarın ihtiyacı olan bazı şeylerden biriydi bunlar, yazmaya ihtiyaç duyduğu tek şey kalem değildir elbet. Bir dost, bir bardak çay. Üzerine konuştuk. Anladım ki üzerine ne konuşursam konuşayım, üzerimdeki o berbat sis dağılmayacaktı.
Adımlarımın sesini kulaklarımda işittiğimde, yalnızlığımın ne de yalnız olduğunu hissettim. Şiir yazmak yetmiyormuş. Akşam vakti, duyduğu çağrıya yavaş adımlarıyla cevap veren yaşlı bir adam, son günlerinin yalnızlığını paylaşıyor benimle. Yalnızlığını saygıyla karşılıyorum, ama benim yalnızlığıma yetmiyor yaşanmışlık...
Yaşanamamışlık var içimde. Bir yazarın yazamama korkusu, karakterini kıskanan bir öykücü, aşık olamayan bir maşuk...
Karanlıkta yürümeyi keşfetmeden önce insanoğlu ne yapıyordu diye geçiyor aklımdan. Ağaçların üzerinden yükselen ay, yanımda ayrılmayı bekleyen dost, az önce sevemediğim sevgili ve başaramadığım geleceğim... Üç kişinin yanında sen, sen; sen olmayı haketmiyorsun.
Pazartesi. Uzaklaştırmak için verilmiş bir buluşma sözü, pek de gerçekçi değil, aldatma. Bırak beni gideyim. Sev beni kalayım. Karanlık gecelere yemin ederim ki; bırak beni gideyim, sev beni kalayım.
Yazdıklarının öncesinde hayal ettiklerinin gerçekleşmediğini anladığında insan, dumanının gökyüzüne üflüyor. Bir ölüm kutlamasına yetişemedim, pastadan çıkan ceset. Allah kahretsin! Ben ne yazıyorum...
Daha fazla dayanamayacağım, burda işler karışık, kendine çok iyi bak Fatma abla, insanlar ölüyor.
Karanlığın iç çekişlerine karışan iç çekişlerimin, sigarayla olan muhabbeti sırasında gördüm seni. Çok güzeldin. Bir kadının güzelliğini sakladıkça gece, o kadının güzelliğinin ululaştığını anladığım an, sana bakmamaya karar vermiştim. Hiçbir şey olmamışlığın yanı sıra, her şey olmuştu. ve Her şey oradaydı. Çıktım gittim.
Bir şeyler yazmanın tam da sırasıydı. Geç kalınmışlığı ve yazacağım yazının bu başlıkta olacağın o ara düşünmüştüm. Beklediğim gibi, gece, karanlık ve ay... Bir yazarın ihtiyacı olan bazı şeylerden biriydi bunlar, yazmaya ihtiyaç duyduğu tek şey kalem değildir elbet. Bir dost, bir bardak çay. Üzerine konuştuk. Anladım ki üzerine ne konuşursam konuşayım, üzerimdeki o berbat sis dağılmayacaktı.
Adımlarımın sesini kulaklarımda işittiğimde, yalnızlığımın ne de yalnız olduğunu hissettim. Şiir yazmak yetmiyormuş. Akşam vakti, duyduğu çağrıya yavaş adımlarıyla cevap veren yaşlı bir adam, son günlerinin yalnızlığını paylaşıyor benimle. Yalnızlığını saygıyla karşılıyorum, ama benim yalnızlığıma yetmiyor yaşanmışlık...
Yaşanamamışlık var içimde. Bir yazarın yazamama korkusu, karakterini kıskanan bir öykücü, aşık olamayan bir maşuk...
Karanlıkta yürümeyi keşfetmeden önce insanoğlu ne yapıyordu diye geçiyor aklımdan. Ağaçların üzerinden yükselen ay, yanımda ayrılmayı bekleyen dost, az önce sevemediğim sevgili ve başaramadığım geleceğim... Üç kişinin yanında sen, sen; sen olmayı haketmiyorsun.
Pazartesi. Uzaklaştırmak için verilmiş bir buluşma sözü, pek de gerçekçi değil, aldatma. Bırak beni gideyim. Sev beni kalayım. Karanlık gecelere yemin ederim ki; bırak beni gideyim, sev beni kalayım.
Yazdıklarının öncesinde hayal ettiklerinin gerçekleşmediğini anladığında insan, dumanının gökyüzüne üflüyor. Bir ölüm kutlamasına yetişemedim, pastadan çıkan ceset. Allah kahretsin! Ben ne yazıyorum...
Daha fazla dayanamayacağım, burda işler karışık, kendine çok iyi bak Fatma abla, insanlar ölüyor.
25 Ekim 2012 Perşembe
bir sokak çocuğunun intiharı..
O gün hayatımda ilk defa erken kalkmıştım. Ve ilk defa iş yerine yürüyerek gidebilecek kadar zamanım olmuştu. Sıradan bir şubat soğuğu havası esiyordu, deniz durgun, güneş saklı... İstanbulu seviyordum. Adımlarımın hızına dikkat etmeden yürümeyi seviyordum ama ne olur ne olmaz edasıyla saatime göz ucuyla bakmayı ihmal etmiyordum. Siyah paltomun bana kattığı ağır ve maço havayı sevdiğim günlerimdi o zamanlar. Cebimden çakmağımı çıkardım ve evden beri elimde tuttuğum sigaramı yaktım. Denizde oluşan sisin, üflediğim dumanla bir alakası olmadığına inandığımı kendime ispatladıktan sonra az ilerde bir sokak çocuğunun, denize bakan bankın altında uyuyakaldığını gördüm. Dedim ya, o zamanlar abilik yapmayı pek severdim. Sokağın çocukları bize emanetti. Allah'ın emaneti. Yaklaştım ona, üstünde ince bir tişort, ve kollarını bacaklarının arasına almış esmer, kirli bir vücut. Dürttüm onu, uyandığında simit ve çay yaparız diye düşündüm. O kadar bozukluğum olsa gerekti. Bunları düşünürken elimin hala onu dürttüğünü ve kıpırdamadığını anladım. Ölümü aklıma getirdim. Sokak çocuğunun öldüğünü anladığımda kendi ölümümü düşünmem ne kadar tiksindiriciydi oysa! Etrafıma baktım, kimsecikler yoktu etrafımda, kimsecikler yoktu etrafında. Polisi aradım, yardım çağırdım. Sokak çocuğunun ölümü bana tehlikeli hissettirmiş olmalı ki, ilk önce aradığım kurum polis olmuştu. Sonraları bu olayın ne kadar bencilce olduğunu düşünmekle zaman harcadım. Polisin gelmesini beklerken bacaklarının arasında kirli ve esmer ellerinin sımsıkı tuttuğu bir kağıt parçası buldum. Biri görür edasıyla gizlice elinden alırken, bir an uyanacağını hissettim, fakat "Dünya o kadar çirkindi ki kimsecikler uyanmadı uykusundan"(Milan Kundera)
İNTİHAR NOTU: Şimşekler çakıyor, çok korkuyorum.
Ah be çocuk! Sen, bu ülkenin ayıbı, unutulmuş, aşağılanmış sen... Kendisini öldürmenin en masrafsız yolunu düşünür mü bir insan?! Ah sokak çocuğu! İnsanlığın ayıbı, aldatılmış, yalnız bırakılmış göz yaşı...
Kendisini soğuk yeryüzüne bırakmış bir sokak çocuğunun cansız vücuduna dokunduğum andan itibaren göz yaşlarım soğuk akıyor. Ağladığımı sandığım zamanlar gözlerimi kapadığımda hep aynı yazıyı okuyorum. İntihar notu kültürünü nereden öğrenmişse bu zavallı çocuk, onun mahremiyetine vurulan kilidi kırdığıma bin pişmanım. Kime gösteremediyse notunu, onun habersizliğiyle perişanım.
Bir sokak çocuğunun intiharı, ne de güzel, ah ne komik!
17 Eylül 2012 Pazartesi
"Beyaz adam savaştı, biz öldük." Malcolm X
Yazıma başlamadan önce bu yazıyı çok sevdiğim, yakınım olan Bilal Yaver hocamın dergisi; İmleç Dergisi için yazdığımı belirtmek istiyorum. Kendisine selamlar! :)
ve Hemen ardından Malcolm X ile alakalı aklımda kalan ufak bir anıyı paylaşmak geliyor içimden ve sanırım paylaşıyorum. İtirazların neticesinde devletin üzerine yoğunlaştığı bir olayda, devlet görevlisinin adı-soyadını sorduğu sırada Malcolm yanıt verir:
"Adım Malcolm, Malcolm X!"
Yani anlaşılan, devletin kendisine armağan ettiği 'soy' ismini reddetmiş bir kişiliktir. Vay canına!
---
"Beyaz adam savaştı, biz öldük." Malcolm X
ve Hemen ardından Malcolm X ile alakalı aklımda kalan ufak bir anıyı paylaşmak geliyor içimden ve sanırım paylaşıyorum. İtirazların neticesinde devletin üzerine yoğunlaştığı bir olayda, devlet görevlisinin adı-soyadını sorduğu sırada Malcolm yanıt verir:
"Adım Malcolm, Malcolm X!"
Yani anlaşılan, devletin kendisine armağan ettiği 'soy' ismini reddetmiş bir kişiliktir. Vay canına!
---
"Beyaz adam savaştı, biz öldük." Malcolm X
Politika! Söylemesi eğlenceli, fakat merak ediyorum
kendisiyle kaç yaşında tanıştık? Lisedeyken mi? Başkanlık seçimleri olurdu
hani, arkadaşlar arası bir kızışma. Biraz hırslı belki de heyecanlı fakat tatlı
gelirdi politika, şayet buysa. Sanırım asıl sormamız gereken: İlk
tanıştığımızda onu ne kadar tanıdık?
23 yaşında bir genç, hayalleri gözünün önünde, artık her
şeyi yapabilecek, o gücü hissediyor yanaklarında. Askerlik diyor, baba. “Baba,
yapma…”
Hakkari – Şemdinlideyiz dostlarım. Burası karanlık, evet az
önce bahsettiğim çocuk orada, istihbarat gelmiş, akşam 6 dan beri bekliyorlar.
Bir baskın ki hayallerini basacak, babasını ağlatacak, ülkesine sövecek ve
istemeyecek bir daha hiçbir ülkenin askeri olmak… Evet çocuk bekliyor.
Sabah 6: 12 saatlik bekleyişin ardından geliyor saldırı.
Sizce de bu bir aldatmacaydı değil mi? İstihbaratın kimden geldiğini söyleyecek
kadar cesur değilim, burda işler böyle yürümüyor.
Babası ağlıyor, “vatan sağolmasın evlat!”
Hayallerine uzaktan bakmak için doğru yerde şimdi o.
Politika! Söylemesi ne de güzel!
Ve evet bu arada, beyaz adam savaştı: biz öldük.
En yakın üç arkadaş, birlikte geziyorlar paso. İkisinin
arası bozuk, çaktırmıyorlar üçüncüsüne. Ve günlerden bir gün geliyor ki, o
lanetli gün, biri diğerini öldürüyor. İyi olan öldürüyor, kötü olan ölüyor.
Ardından geçirdiği 3 ayın birisinde depresifleşiyor. Ağlıyor. Ve evet bağırıyor
da.
Mezarına gittiği gün, bir çiçek bırakıyor, küçük bir notla.
Not: Pişman değilim, ama üzgünüm.
Ve gidiyor beyaz atlı prenses. İyi olan gidiyor, ardına
bakmadan, sahi, üçüncüsü ne alemde?!
Biri ölür, diğeri gider, üçüncüsüne de kalmak düşer.
Gördünüz mü? Beyaz adam savaştı, biz öldük.
Bir parti düşünün doğruları söyleyen bir parti, politikayi
hiç bu kadar sevmemiştim. Ve iki tane daha parti düşünün. Birinin muhalefet
birinin iktidar olduğunu düşünün son seçimlerde. Ve ilk bahsettiğim partiler
kadar dürüst insanlar düşünün, barajın altında kalan.
Ve bir aşık düşünün ilkokuldan beri henüz konuşmadığı bir
kıza aşık olan. Ve aşkını anlatmamış kimseye. Ve en yakın arkadaşı anlatıyor
bir gün, aşkına halt ettim diye.
Bir adam düşünün, sevdiği kişi için savaşmadan ölmüş..
Ah, evet.. Politika!
Yani dostlarım; yapılan yaşanmışlıkların sonunda
yapılmayanların akıbetiyle karşı karşıyayız. Ve günlerden bir gün, beyaz adam
savaştı, biz öldük.
Selam olsun; siyah adam!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



