21 Kasım 2012 Çarşamba

Yokluğa Düşen Damla

Bu gece bir kez daha baktım solan yıldızlara,
Bir kez daha baktım gözlerindeki o yok olmuşluğa.

Kader! Kader dedim kederlerde kadehlerin dibini gördüm,
Her biten damla da, dolmadan yanmayı bildim.

İçmeden sarhoş olmayı anladım, anlamadan ayılmayı da.
Seni görmeden sevmesini anladım, sevmeden senin olmayı da.


17 Kasım 2012 Cumartesi

Geç Kalınmış Bir Yazı

Biraz bekle.

Karanlığın iç çekişlerine karışan iç çekişlerimin, sigarayla olan muhabbeti sırasında gördüm seni. Çok güzeldin. Bir kadının güzelliğini sakladıkça gece, o kadının güzelliğinin ululaştığını anladığım an, sana bakmamaya karar vermiştim. Hiçbir şey olmamışlığın yanı sıra, her şey olmuştu. ve Her şey oradaydı. Çıktım gittim.

Bir şeyler yazmanın tam da sırasıydı. Geç kalınmışlığı ve yazacağım yazının bu başlıkta olacağın o ara düşünmüştüm. Beklediğim gibi, gece, karanlık ve ay... Bir yazarın ihtiyacı olan bazı şeylerden biriydi bunlar, yazmaya ihtiyaç duyduğu tek şey kalem değildir elbet. Bir dost, bir bardak çay. Üzerine konuştuk. Anladım ki üzerine ne konuşursam konuşayım, üzerimdeki o berbat sis dağılmayacaktı.

Adımlarımın sesini kulaklarımda işittiğimde, yalnızlığımın ne de yalnız olduğunu hissettim. Şiir yazmak yetmiyormuş. Akşam vakti, duyduğu çağrıya yavaş adımlarıyla cevap veren yaşlı bir adam, son günlerinin yalnızlığını paylaşıyor benimle. Yalnızlığını saygıyla karşılıyorum, ama benim yalnızlığıma yetmiyor yaşanmışlık...

Yaşanamamışlık var içimde. Bir yazarın yazamama korkusu, karakterini kıskanan bir öykücü, aşık olamayan bir maşuk...

Karanlıkta yürümeyi keşfetmeden önce insanoğlu ne yapıyordu diye geçiyor aklımdan. Ağaçların üzerinden yükselen ay, yanımda ayrılmayı bekleyen dost, az önce sevemediğim sevgili ve başaramadığım geleceğim... Üç kişinin yanında sen, sen; sen olmayı haketmiyorsun.

Pazartesi. Uzaklaştırmak için verilmiş bir buluşma sözü, pek de gerçekçi değil, aldatma. Bırak beni gideyim. Sev beni kalayım. Karanlık gecelere yemin ederim ki; bırak beni gideyim, sev beni kalayım.

Yazdıklarının öncesinde hayal ettiklerinin gerçekleşmediğini anladığında insan, dumanının gökyüzüne üflüyor. Bir ölüm kutlamasına yetişemedim, pastadan çıkan ceset. Allah kahretsin! Ben ne yazıyorum...

Daha fazla dayanamayacağım, burda işler karışık, kendine çok iyi bak Fatma abla, insanlar ölüyor.

25 Ekim 2012 Perşembe

bir sokak çocuğunun intiharı..



O gün hayatımda ilk defa erken kalkmıştım. Ve ilk defa iş yerine yürüyerek gidebilecek kadar zamanım olmuştu. Sıradan bir şubat soğuğu havası esiyordu, deniz durgun, güneş saklı... İstanbulu seviyordum. Adımlarımın hızına dikkat etmeden yürümeyi seviyordum ama ne olur ne olmaz edasıyla saatime göz ucuyla bakmayı ihmal etmiyordum. Siyah paltomun bana kattığı ağır ve maço havayı sevdiğim günlerimdi o zamanlar. Cebimden çakmağımı çıkardım ve evden beri elimde tuttuğum sigaramı yaktım. Denizde oluşan sisin, üflediğim dumanla bir alakası olmadığına inandığımı kendime ispatladıktan sonra az ilerde bir sokak çocuğunun, denize bakan bankın altında uyuyakaldığını gördüm. Dedim ya, o zamanlar abilik yapmayı pek severdim. Sokağın çocukları bize emanetti. Allah'ın emaneti. Yaklaştım ona, üstünde ince bir tişort, ve kollarını bacaklarının arasına almış esmer, kirli bir vücut. Dürttüm onu, uyandığında simit ve çay yaparız diye düşündüm. O kadar bozukluğum olsa gerekti. Bunları düşünürken elimin hala onu dürttüğünü ve kıpırdamadığını anladım. Ölümü aklıma getirdim. Sokak çocuğunun öldüğünü anladığımda kendi ölümümü düşünmem ne kadar tiksindiriciydi oysa! Etrafıma baktım, kimsecikler yoktu etrafımda, kimsecikler yoktu etrafında. Polisi aradım, yardım çağırdım. Sokak çocuğunun ölümü bana tehlikeli hissettirmiş olmalı ki, ilk önce aradığım kurum polis olmuştu. Sonraları bu olayın ne kadar bencilce olduğunu düşünmekle zaman harcadım.  Polisin gelmesini beklerken bacaklarının arasında kirli ve esmer ellerinin sımsıkı tuttuğu bir kağıt parçası buldum. Biri görür edasıyla gizlice elinden alırken, bir an uyanacağını hissettim, fakat "Dünya o kadar çirkindi ki kimsecikler uyanmadı uykusundan"(Milan Kundera)

İNTİHAR NOTU: Şimşekler çakıyor, çok korkuyorum.

Ah be çocuk! Sen, bu ülkenin ayıbı, unutulmuş, aşağılanmış sen... Kendisini öldürmenin en masrafsız yolunu düşünür mü bir insan?! Ah sokak çocuğu! İnsanlığın ayıbı, aldatılmış, yalnız bırakılmış göz yaşı...

Kendisini soğuk yeryüzüne bırakmış bir sokak çocuğunun cansız vücuduna dokunduğum andan itibaren göz yaşlarım soğuk akıyor. Ağladığımı sandığım zamanlar gözlerimi kapadığımda hep aynı yazıyı okuyorum. İntihar notu kültürünü nereden öğrenmişse bu zavallı çocuk, onun mahremiyetine vurulan kilidi kırdığıma bin pişmanım. Kime gösteremediyse notunu, onun habersizliğiyle perişanım.

Bir sokak çocuğunun intiharı, ne de güzel, ah ne komik!

17 Eylül 2012 Pazartesi

"Beyaz adam savaştı, biz öldük." Malcolm X

 Yazıma başlamadan önce bu yazıyı çok sevdiğim, yakınım olan Bilal Yaver hocamın dergisi; İmleç Dergisi için yazdığımı belirtmek istiyorum. Kendisine selamlar! :)

ve Hemen ardından Malcolm X ile alakalı aklımda kalan ufak bir anıyı paylaşmak geliyor içimden ve sanırım paylaşıyorum. İtirazların neticesinde devletin üzerine yoğunlaştığı bir olayda, devlet görevlisinin adı-soyadını sorduğu sırada Malcolm yanıt verir:
"Adım Malcolm, Malcolm X!"
Yani anlaşılan, devletin kendisine armağan ettiği 'soy' ismini reddetmiş bir kişiliktir. Vay canına!

---

"Beyaz adam savaştı, biz öldük." Malcolm X


Politika! Söylemesi eğlenceli, fakat merak ediyorum kendisiyle kaç yaşında tanıştık? Lisedeyken mi? Başkanlık seçimleri olurdu hani, arkadaşlar arası bir kızışma. Biraz hırslı belki de heyecanlı fakat tatlı gelirdi politika, şayet buysa. Sanırım asıl sormamız gereken: İlk tanıştığımızda onu ne kadar tanıdık?
23 yaşında bir genç, hayalleri gözünün önünde, artık her şeyi yapabilecek, o gücü hissediyor yanaklarında. Askerlik diyor, baba. “Baba, yapma…”
Hakkari – Şemdinlideyiz dostlarım. Burası karanlık, evet az önce bahsettiğim çocuk orada, istihbarat gelmiş, akşam 6 dan beri bekliyorlar. Bir baskın ki hayallerini basacak, babasını ağlatacak, ülkesine sövecek ve istemeyecek bir daha hiçbir ülkenin askeri olmak… Evet çocuk bekliyor.
Sabah 6: 12 saatlik bekleyişin ardından geliyor saldırı. Sizce de bu bir aldatmacaydı değil mi? İstihbaratın kimden geldiğini söyleyecek kadar cesur değilim, burda işler böyle yürümüyor.
Babası ağlıyor, “vatan sağolmasın evlat!”
Hayallerine uzaktan bakmak için doğru yerde şimdi o.
Politika! Söylemesi ne de güzel!
Ve evet bu arada, beyaz adam savaştı: biz öldük.

En yakın üç arkadaş, birlikte geziyorlar paso. İkisinin arası bozuk, çaktırmıyorlar üçüncüsüne. Ve günlerden bir gün geliyor ki, o lanetli gün, biri diğerini öldürüyor. İyi olan öldürüyor, kötü olan ölüyor. Ardından geçirdiği 3 ayın birisinde depresifleşiyor. Ağlıyor. Ve evet bağırıyor da.
Mezarına gittiği gün, bir çiçek bırakıyor, küçük bir notla.
Not: Pişman değilim, ama üzgünüm.
Ve gidiyor beyaz atlı prenses. İyi olan gidiyor, ardına bakmadan, sahi,  üçüncüsü ne alemde?!
Biri ölür, diğeri gider, üçüncüsüne de kalmak düşer. Gördünüz mü? Beyaz adam savaştı, biz öldük.

Bir parti düşünün doğruları söyleyen bir parti, politikayi hiç bu kadar sevmemiştim. Ve iki tane daha parti düşünün. Birinin muhalefet birinin iktidar olduğunu düşünün son seçimlerde. Ve ilk bahsettiğim partiler kadar dürüst insanlar düşünün, barajın altında kalan.
Ve bir aşık düşünün ilkokuldan beri henüz konuşmadığı bir kıza aşık olan. Ve aşkını anlatmamış kimseye. Ve en yakın arkadaşı anlatıyor bir gün, aşkına halt ettim diye.
Bir adam düşünün, sevdiği kişi için savaşmadan ölmüş..
Ah, evet.. Politika!

Yani dostlarım; yapılan yaşanmışlıkların sonunda yapılmayanların akıbetiyle karşı karşıyayız. Ve günlerden bir gün, beyaz adam savaştı, biz öldük.
Selam olsun; siyah adam!

15 Eylül 2012 Cumartesi

Güzel olan ne varsa?

Bütün o öğütlerinizi, iyi dileklerinizi, yardımlarınızı, iyi niyetlerinizi, güzel görünürlüğünüzü ve sahteciliğinizi rahatsız edici buluyorum. Son zamanlarda bir parti liderinin sıkça kullandığı tabiriyle; 'en hafif ifadeyle' rahatsız edici!

Güzelliğin ne olduğunu kararlaştırmalıyız, ne olmadığını da. Bunu bütün o öğütlerden, yardımlardan ve iyi dileklerden ötede duran insanlarla birlikte yapmak ne de güzel! Kavramlar karmaşasından nefret ederim, bilirsiniz kavramlar; öğüt sahiplerinin kullandığı şeyler...

Şimdi sizi bir dakikalık; "Nelerin güzel olduğu" soruşuna davet ediyorum. ve Hemen ardından aklımıza gelen ilk şeyleri dökelim bu boktan blog sitesine!

...

Araba sürmek güzeldir. Seyehat etmek güzeldir. Sevişmek çok güzeldir. Kadınlar güzeldir. Bazı kadınlar daha da güzeldir. Bazı kadınlar en güzeldir. Evlilik güzeldir. Evlenmemek de güzeldir. Çiçekler güzeldir. Şarkılar güzeldir. Pink Floyd güzeldir. Hiç bir şey yapmamak güzeldir. Kitap okumak güzeldir. Kitap yazmak daha güzeldir. Okuduğun kitabı bir başkasına vermek en güzeldir. Konuşmak güzeldir. Susmak güzeldir. Dinlemek güzeldir. Ağlamak güzeldir. Seyretmek güzeldir. Arkadaş güzeldir. Güzel arkadaş daha güzeldir. Öpüşmek az güzeldir. Dokunmak güzeldir. Giyinmek güzeldir. Soyunmak en güzeldir. Sıçmak güzeldir. Yemek güzeldir. Koşmak güzeldir. Gözler güzeldir. Youtube güzeldir. Zaman güzeldir. Saatin kaç olduğunu bilmemek daha güzeldir. Uyumak en güzeldir. Gülmek güzeldir. Uyurken osurmak güzeldir. Ağlayan birisini görmek güzeldir. Neden ağladığını konuşmak güzeldir. Arkadaşlarınla geğirmek en güzeldir. Sütyen güzeldir. Bebek sahibi olmak güzeldir. Ölmek güzeldir. Karıştırmak güzeldir. Unutmak daha da güzeldir. Twitter güzeldir. Özgürlük güzeldir. Güvende hissetmek güzeldir. Hayal etmek en güzeldir. Beklemek güzeldir. Beklenilmek güzeldir. Diş fırçalamak güzeldir. İşemek güzeldir. Linux güzeldir. Android de güzeldir. İnanmak güzeldir. İnanmamaksa az güzeldir. Haber edinmek güzeldir. Sevmek güzeldir. Sevilmek güzeldir. Sevinmek en güzeldir. Adriana Lima güzeldir. Abazalık güzeldir. Azmak güzeldir. Boşalmak da güzeldir. Uzatmamak güzeldir. Tepkisiz kalmak en güzeldir. Tepki vermek az güzeldir. Yaşar Kurt güzeldir. Norveç güzeldir. Kadınlar tekrar güzeldir. Güzelliği ve neyin güzel olduğunu sorgulamak; az güzeldir.

Hepimizin seslendiği bir güzellik vardır, hiç bir zaman projeleştiremeyeceğimiz taslağımızda. Hayatımızın güzelleşmesini sağlayan güzellikten bahsediyorum. Gücünü farklı kimselere ve farklı yerlere dağıtmış güzellik. Öğütlerden uzakta, iyi dilekleri reddetmiş bir güzellik...

Aşık olmadığınız bir kadını sevmek, seni seviyorum demek, güzelliğin hakettiği bir şeydir. ve Aşık olmak; güzel olan şeyler arasında en az güzel olandır.

Tanıştığınız Güzellik'ten sonra yazdığın güzel şeyler olur. Güzellik güzel yazmanızı söyler çünkü ve bir gün güzel olan her şeyi yazmak ister canınız, ancak vakit yetmez.

Güzellik; seni seviyorum.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Raslantılar Prensi

Hayatında ilk defa operaya gitmişti Nalan. Her şey olması gerektiği gibi farklıydı, herhangi bir konserden çok daha farklısıydı. Oraya gelen insanları süzdü, dikkatlice. Bir Banka görevlisi olarak insanları izlemeye alışmıştı. Salona girdiğinde hissettiği duygu, sanki bir kültür seviyesi daha atladığını söylemişti ona. Gülümsedi. Koltuğuna oturduğunda, bundan sadece 3 saat önce yaşadığı telaş aklına geldi. Haftanın son günüydü, ve ekonomi kapanıyordu. Bazı şeyler son bulurken haraketlenir; bankalar, savaşlar, yeminler ve dahası... Bilirsiniz işte, son yeni bir başlangıcı doğurur, yeni bir başlangıç ise eski bir sonu, her şey farklı başlar, ama hep aynı biter, bitmeyi farklılaştıran pek bir şey göremezsiniz çevrenizde, bitişler biter. Bitmesi, nasıl bittiğinin önemini yok eder belki de...

Neyse biz Nalan'a dönelim. Gösteri başlamıştır, hayatında ilk defa gördüğü enstrümanların birbiriyle uyumuna dalan Nalan'ın gözleri, ilk defa bu büyülü arenaya geldiğini farkettirir onu izleyen birisine ve evet, onu izleyen birisi vardır, çünkü Nalan gerçekten izlenesi bir güzelliktedir.

26 Ağustos 2012 Pazar

Yeni Hayat

Hatıralarımız... Yeterince eski değiller ve ne zaman onları hatırlamak istesek, içimizdeki karanlık odada, hatıralarımız; yeterince yeni değiller... Yaşanmışlıklarımızdan bahset bize Metin, yaşayamadıklarımızdan değil!

Armağan ettiğimiz hislerimizin karşılık bulmadığını biliyoruz. Bir çok defa bulmadığını ise; yaşıyoruz. Biriktirdiğimiz dostlardan bahsediyor şarkıda ve bir türkü; bahset diyor bize aşklardan. Kaybettiklerimiz ve bunu yapmamalıydım diyor küçük bir kız, her şeyin farkında. Farkında değiliz; neler yaşadığımızın, neden yaşadığımızın, kiminle yaşadığımızın ve yaşadığımızın farkında değiliz. Geçmişe örülmüş pişmanlıklardan sızan bir kaç parça güzel hatıra... Metin, sen anlarsın, bilirsin Metin, yaşamadan bilinmez...

Yeni Hayat... Uzunca yazılmış bir paragrafın başlangıcı gibi, okumaya korkak ve sinsi... Her şeyin düzeleceğini söyleyen gözler ışığında, gözbebeklerinin karanlığı boğuyor Metin. Artık yaşanmaz ve artık ölünmez. Her şey yerli yerinde kalır, sen gidersin, Metin... Hem bakma bana öyle, konuşacak kimsem kalmadı, sen de bakma öyle!

Akıttığımız gözyaşlarının ardında saklanan kırmızılığı hissediyorum gökyüzünde. Kelebeklerse artık uçmuyor. Balonlar siyah renkte satılıyor ve çocuklar kararıyor. Veresiye yazmıyor Bakkal Ekrem, radyolarda Zeki Müren çalmıyor. Eskisi gibi değil hiçbir şey ve herşey yeni. Yani Metin koskoca, yaşanmışlıklarla dolu, koskoca bir hayat bitiyor... Yani Metin, koskoca bir hayat bitiyor...

"Tarlada çalışırken, uzun süren yaz günlerinin sıcağında, geleceğinden habersiz ekinlerin biçimiyle uğraşırdık. Su yoktu, hava sıcaktı ve uzaktaydık evden. Tarladaydık abi, tarladaydık... Öğlen vakti getirdiğimiz yemeğimizi yaşlı ağacın gölgesinde yerdik, eğlenirdik abi, sıcaktı ama eğlenirdik. Uzun süren yaz günlerinin sıcağında, tarladaydık abi... Abi! Tarladayız... ve Abi! Eve döndüğümüz de yarın tarlayı sulamak için tekrark geleceğiz ve sonraki gün tekrar... Sararmış, kurumuş yaprakların nasıl da yeşerdiğini göreceğiz. Su mavi akacak abi, her şey güzel olacak! Sen dememiş miydin; yeniden başlamak, başarmaktır. Kalk ve yüzünü yıka, aynaya baktığında, mavi akan suların bıraktığı damlacıkların tekrar suya düşüşünü seyret, süzülüşünü... Gökyüzüne çevir yüzünü, maviye boyanmış gökyüzünü düşür siyah gözlerine. Abi... Başlangıçlara dikkat ettiğimiz zaman anlamaz mıyız her şeyi? Sır orada saklı değil midir? Hem onca yeniliği bize sunan hayat'a; bir yenilikte biz armağan etmemiz gerekmez mi? Anamız böyle öğretmemiş miydi abi? Yeni bir hayata başlamak, başlangıçlarda gizlidir, sen öyle dememiş miydin, abi..."


*Büyük sanatçı Barış Manço'nun şarkısına çok sevdiğim Hayko Cepkin tarafından getirilen beğendiğim bir yorum...